
“Din, dil, ırk” ayrımı yapmayalım sözlerinin arasına “cinsiyet, cinsel yönelim” eklemeye korkanlara ve kapsayıcılığını sınırlandıranlara konuşmak istiyorum en çok da. Aynı yoldayız hepimiz, düşmanımız bir. Bugün kriminalize edilen yaşam biçimleri, sizinkilerden çok da farklı değil. Bugün verilen bu kanun teklifi, önemsemediğiniz veya yargıladığınız bir avuç insan ile ilgili değil, yaşamla ilgili. Özgür, laik ve eşitlikçi bir Türkiye umuduyla yürüdüğümüz, kol kola girdiğimiz yolda bu, önümüze yapılandırılan en büyük duvarlardan birisidir.
Toplumsal cinsiyet ve yönelim konuları, aslında kendisini aydın olarak kategorize edebilecek toplumsal yapılandırmalar içerisinde dahi çok daha geri planda kalan, iktidarın ve hakim ideolojinin bu konularda sahip olduğu düşüncelerden kendisini alıkoyamayan oluşumlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Kendisinden farklı olanı yanlışlama ve yok oluşunu istemeye eğilimli insan, işte en çok da savunduğunu düşündüğü “eşitlik” ilkesine bağımlılığını, aslında bir parçası olmadığı azınlığın haklarını savunurken gösterir. Hiç kimsenin, hiç kimsenin hayatını, yönelimlerini, mücadelesini anlama zorunluluğu olduğunu düşünmüyorum. Kimin kimi sevdiğini, nasıl hissettiğini anlamak, onun gibi hissetmek zorunda değilsin. Herkesin bireysel kimliği, mücadelesi farklı, kendisine özel. Ama kendinin eşitlikçi ve kapsayıcı bir insan olduğunu savunuyorsan, ezilenin yanında duracak, ayrıştırmayacak ve susmayacaksın. Herhangi bir azınlığa yapılmış herhangi bir darbeyi, sana vurulmuş bir tokat olarak hissetmeli, bu tokadın öfkesiyle uyanmalı ve direnmelisin.
Bazı özelliklerin yaratılıştan geldiğini kabullenmek, çok kolaydır bazı kesimlere göre. Kendisinin doğru olduğunu düşündüğü bir özelliği, kendisinden başkasında görünce mutlu olur insan. Kabullenmek çok kolaylaşır. Norm-dışı olarak kabullenilen özellikler ise yanlıştır işte. Kendisini kurulu düzene muhalif olarak tanımlar ama, farklılıklardan da deli gibi korkar, istemez görmek. Kendi “haklı” mücadelesinde, farklı olanın hakkı yoktur çünkü. İşte bu zorlu hayat mücadelesinde en onurlusu da, farklı olanın kendisi olarak, korkmayarak ve susmayarak, kendisine müttefikler bularak ve hayatı değiştirerek var olmasıdır.
İktidar, mecliste bulunan Hizbullahçılar, sokaktaki şeriatçılar, alanlardaki faşistler, kendilerini eşitlikçi olarak tanımlayan fobikler, senin, benim, onun varlığını kabul etmiyor. Özgürlük, sevgi ve eşitlik kavramlarının nefretiyle temellendiriyor eylemlerini. Yanlışlıyor varlığı, yalnızlaştırıyor norm-dışıyı. Kendisini farklı hisseden her çocuğun kimliğinin, mutluluğunun ölümü için uğraşıyor. Ve biz, bunları görmemeyi seçtiğimiz, duymamayı tercih ettiğimiz her geçen gün daha da batıyoruz karanlığa. Okullarda, çalışma alanlarında, sokaklarda, kanunda ayrıştırılan her bireyin görünmezliği, yaralıyor güçlenmesi için çabaladığımız hak arayışı mücadelesini. Bunun farkına varmak için de, ayrıştırılan bireyin sen olmak zorunda olmadığını kabullenmen gerekiyor. Haksızlığa karşı gelmek için, haksızlığı senin yaşaman gerekmediğini anlamak, insanı insan olduğu için savunmak en büyük devrimci anlayışı sergiliyor.
O yüzden bu bağırışımız. Sistemin dayattığı kuralların, ötekileştirmenin içerisinden bir yangın çıkartmak için mücadelemiz. Farklı hayatların ortaklaşmasının gücüyle yıkılsın diye haksızlık, adaletsizlik. Kendinden olmayanı dışladığın bir mücadele, onurlu değil nefret doludur. Kendini devrimci ve ilerici olarak tanımlayan her mücadele de onurlu olmak zorundadır. Düzenin yarattığı ve desteklediği nefrete ve düşmanlığa karşı, bilinçli ve onurlu bir birliktelik olacak, olmak zorunda. Çünkü onur, nefretten büyüktür ve kurtuluş yok tek başına. Ya hep beraber, ya hiçbirimiz!
I want to speak, above all, to those who say “Let’s not discriminate based on religion, language, or race” yet hesitate to include “gender and sexual orientation” in their words — to those who limit their own inclusivity out of fear. We are all on the same path, and our enemy is the same. The lifestyles being criminalized today are not so different from your own. The bill being proposed today is not just about a small group of people you dismiss or judge — it is about life itself. On the path we walk, arm in arm, for a free, secular, and egalitarian Turkey, this is one of the biggest walls being built in front of us.
Issues of gender and orientation are still pushed to the background, even within structures that consider themselves “enlightened.” These structures often fail to free themselves from the dominant ideology and the ruling power’s stance on such matters. The human tendency to reject and wish for the erasure of those who are different most reveals itself when we are called to defend the rights of minorities we are not a part of — that is the true test of our commitment to “equality.”
No one is obligated to understand someone else’s life, identity, or struggle. You are not required to understand who someone loves or how they feel. Everyone’s personal identity and journey is unique. But if you claim to be someone who believes in equality and inclusion, you must stand with the oppressed. You must not remain silent. You must not separate yourself. Any blow struck against any minority must feel like a slap to your own face — and you must wake up and resist with the fury of that slap.
For some, accepting certain traits as innate is easy — as long as those traits reflect what they believe is “right” or “normal.” Seeing their own traits in others brings comfort. But the traits deemed outside the norm are always seen as wrong. People may define themselves as opponents of the system, but still fear and reject those who are different. In their own “just” struggle, there is no room for the rights of those who don’t fit their mold.
That’s why the most honorable fight in this harsh world is when those who are different exist — openly, fearlessly, without silence — by finding allies and transforming life as they live it.
The government, the Hezbollah sympathizers in parliament, the fundamentalists on the street, the fascists in public squares, and the self-declared “equality-minded” bigots — they do not accept your existence, my existence, anyone’s existence if we do not fit their mold. They ground their actions in the hatred of freedom, love, and equality. They deny our existence. They isolate those outside the norm. They work toward the erasure of every child who feels different, every chance at happiness for those children.
And with every day we choose not to see this, not to hear it, we sink deeper into the dark. The invisibility of every person marginalized in schools, workplaces, streets, and laws wounds the struggle we are trying to strengthen. And in order to recognize this, you must first accept that you don’t have to be the one marginalized to see the injustice. You don’t have to experience oppression yourself to stand against it. Defending someone simply because they are human — that is the most revolutionary act.
That is why we raise our voices. Our struggle is to ignite a fire from within the oppression and rules imposed by the system. We fight so that injustice and inequality can be torn down by the power of diverse lives coming together. A struggle that excludes those who are different from you is not honorable — it is filled with hate.
And any movement that defines itself as revolutionary and progressive must also be honorable. Against the hatred and enmity bred and supported by the system, there must be a conscious and honorable unity. Because honor is greater than hate, and there is no salvation alone. It’s all of us, or none of us.
Yorum bırakın