“Ev” – “home”

Ev, neyi temsil eder bizim için? Güveni, kendin olabilme özgürlüğünü, her zaman, her koşulda orada, yanında olduğunu bilmenin eminliğini, ait olduğumuz yeri… Bu seçenekler yalnızca birkaç odalı tavanı ve tabanı olan bir yapı mıdır peki? İşte işler burada biraz karışıyor sanırım.

İnsan ilişkilerinin temelinde belirli bireysel çıkarlar görülür aslında. Belirli çıkarlar üzerine kurulmuş ilişkiler içerisinden ise zamanla duygular ortaya çıkıverir. Sevmeyi öğrenir insan, güvenmeyi öğrenir. Sonra “ev” kavramı insanlaşmaya başlar. Beklenmedik birisi, birileri çıkıverir karşına ve sana, sen olma özgürlüğünü verir. Evde kimse yokken bağıra çağıra söylediğin şarkıların, ettiğin dansların insancıl karşılığını, birisine en büyük acılarını, mutluluklarını, korkularını anlatabilmeye başlayınca bulursun. Hayat zor, hayat karmaşık, günlerce, aylarca, yıllarca doğru düzgün bir iletişime geçemezsin belki o kişiyle. Süreç yıpratabilir seni, özlemin hayal kurdurabilir, yanlışlayabilir hislerini. Sonra karşılaşırsın bir noktada onunla, herhangi bir plan yapabildiysen ne âlâ. Zaman yıpratamamıştır o güvenli alanı. Hiçbir şey değişmemiş gibi sanki. Kurabildiğine inandığın bağ, orda işte, evinde. Kendine itiraf etmekten kaçındığın şeyleri dinler kız kardeşin, konuşmadan sadece ağlamak istediğin zaman yanındadır sevgilin, her gün tezgahının başından geçtiğin çiçekçi abla hissettirir sana istikrarı, otobüste karşılaştığın amcanın torununu bilirsin mesela, sever anlatmasını, herkesten farklı olduğunu hissettiğin bir ortamda seni görebilmeye cesaret edenle beraber gelir özgüvenin. Ev, insan olur, insanlar olur bazen.

Ama bireyin de hayatında olan tek şey insanlar mıdır ki? Hiç beklemediğin yerlerden minik kafalarını uzatan kediler, her zaman suratlarında şapşal bir gülümsemeyle seni bekleyen köpekler, her sabah duyduğun kuş cıvıltıları, denizde gördüğünde heyecanlandığın o balık sürüsü, e-5’te hızla giden bir at arabası (yaşandı.), dileklerinin kabulü için görmeye can attığın leylekler, yol kenarında açmış bir papatya, kokusuyla, görüntüsüyle yaşadığını ve yaşattığını hissettiğin ağaçlar ve bu dünyada yalnız olmadığını hissettiren daha nice canlı…

Bir de bazı mekanlar vardır. Karakteri olan mekanlar, ilçeler, şehirler. İçerisinde bulundurduğu insan yapısından, jeopolitik konumuna, isminin hissettirdiklerinden, anılarının yaşattıklarına kadar çoğu etken, birer karakter yaratır buralara. Belki tavanı ve tabanı vardır, belki yoktur ama orada mutlu olduğunu, güvende olduğunu hissedersin. Yanlışıyla, doğrusuyla, kavgasıyla, gürültüsüyle, belki bir de saçmalığıyla ev yaparsın kendine orayı. Ait hissedersin.

Bazen dostun, hatta belki düşmanın, bazen asla bitmesini istemeyeceğin bir yemek, bazen dinlemekten çok sıkıldığın ama bırakamadığın o şarkı, bazen içerisinde kaybolduğun o mekan, bazen bir kedinin miyavlaması, bazen bir tiyatro sahnesinin ışıkları, bazen her kelimesiyle hayat bulduğun o kitap, bazen de sadece sen, bedenin, aklın, kalbin.

Ev. Olduğun gibi olabildiğin, kendini görebildiğin, sevgiyi, nefreti, özlemi, kederi ve sevinci sonuna kadar yaşayabildiğin o yer, o şey. Zaman zaman kılıfı değişse de, hissettirdikleri aynıdır genelde. Bu karmaşanın içinde, kendine ev arayanlara, evinde olanlara ve birilerine ev olanlara gelsin bu selamım da, “güven” cesaretini gösterebilenlere gelsin.


What does home represent for us? Safety, the freedom to be yourself, the certainty of knowing it’s always there for you, no matter the circumstances—a place where you truly belong. But is it just a structure with a few rooms, a ceiling, and a floor? That’s where things start to get a little complicated, I suppose.

At the root of human relationships, there are often individual interests. From connections built on those interests, emotions eventually emerge. We learn to love, we learn to trust. And then, the concept of home begins to take human form. Someone unexpected walks into your life and gives you the freedom to be yourself. You find the human equivalent of the songs you sing or the dances you perform when no one’s watching at home—in the person to whom you can share your greatest pains, joys, and fears. Life is hard, life is messy. You might go days, months, or even years without meaningful communication with that person. The process may wear you down; longing might blur your judgment and make your feelings waver. But then you meet again—maybe it was planned, maybe not—and you realize that time hasn’t eroded that safe space. It’s as if nothing ever changed. The bond you once believed in is still there. It’s home. Your sister listens when you can’t admit things to yourself, your lover stays close when you just need to cry in silence, the florist you pass by every day reminds you what consistency feels like, you know about the grandson of that old man on the bus—he loves to talk and in a room where you feel completely out of place, someone brave enough to see you gives you back your confidence. Home becomes a person or people.

But people aren’t the only elements that shape our lives, are they? The cats peeking out from unexpected corners, the dogs always waiting with goofy smiles, the birds chirping every morning, that school of fish you spot in the sea that excites you, the horse-drawn cart speeding down a highway (true story), the storks you long to see to make a wish, a lone daisy blooming on the roadside, a tree whose scent and presence makes you feel alive and aware—these are the living things that remind you you’re not alone in the world.

Then, there are certain places. Places with personality. Neighborhoods, cities. From the people who inhabit them to their geopolitical location, from the way their names sound to the memories they hold—so many factors give these places a character. They may have a roof and a floor—or not. But somehow, they make you feel happy, make you feel safe. With all their flaws, their beauty, their noise, their absurdities—you make them your home. You feel like you belong.

Sometimes it’s a friend—or maybe even an enemy. Sometimes it’s a meal you never want to end, Sometimes it’s a song you’re tired of but still can’t let go, sometimes it’s a space that completely consumes you, sometimes it’s a cat’s meow, a spotlight on a stage, a book that breathes life into you with every word and sometimes—it’s just you. Your body, your mind, your heart.

Home. That place, that thing, where you can be exactly who you are. Where you see yourself. Where you can fully experience love, hate, longing, grief, and joy. The form it takes may change from time to time, but what it makes you feel usually stays the same. So here’s my greeting to those searching for home in this chaos, to those who have one, and to those who are home for someone else and most of all, to those brave enough to show trust.

Yorum bırakın