
Günlerimizin çoğunluğunu yeterince verimli geçiremediğimizden dolayı hissettiğimiz bir hayal kırıklığı olabiliyor içimizde. Yapılması gereken yapıldı mı veya bir gereklilik yokken dahi bir verim elde edebildik mi o günden? Bu soruların beynimizi tartakladığı hayatlarda, “Verimli olabilmek nedir?” sorusuna kesin bir cevap bulamıyoruz, işte kendimi verimsiz hissettiğim bir günde yazıyorum bu satırları.
Para ve sermaye kavramlarıyla temellendirilmiş sistemlerde, verim terimi de bu kavramlar altında anlam kazanır. Yeterince para kazanabilmek, bağlı olduğun kurumun her gün bir ürün daha fazla satmasına katkıda bulunabilmek, verimlilik hissiyatını verir insana. Hayatın bir gerçeği olan para gerekliliğini göz önünde bulundurmak, tabi ki doğru olan. Verim tartışmasını yapabiliyor olmak bile sınıfsaldır, bunun farkında olabilmekse belirli bir bilinci gerektirir. Bu bilince sahip olduğumu kabul ederek devam etmek istiyorum cümlelerime, aksi takdirde yaptığım, temel insan hakları için saatlerce çalışan emekçi sınıfın mücadelesine hakaretten başka bir şey olmazdı.
İçerisinde bulunduğumuz düzenin yarattığı “verim” baskılarına çeşitli anlamlandırmaları, bir süredir işsiz olmanın verdiği tecrübelerle daha iyi yapar oldum. Öğrencilik sonrası 2 senelik bir kurumsal hayat deneyimi, aslında beyaz yaka birçok çalışanın hissettiği ancak itiraf etme cesareti gösteremediği bazı şeyleri iliğime kadar yaşatırken buldu beni. Saatlerce belirli alanlarda kısıtlanmış bedenler, belirli kuralların içerisinde körelmiş beyinler ve “uyum sağlama” adı altında silinmiş kimlikler. Rutin işlerin sıkıcılığı veya yapılması gerekenlerin zorunluluğuna değil isyanım, verimli hissedebilmenin koşulunun çeşitli kısıtlamalarla gelmesine aslında.
Zamanın değiştiği gerçeğini ve çeşitli hareketlerin kazanımlarını hayatın her alanında görüyoruz. Yalnızca bireysel hayatlarda veya sokaklarda olmuyor bu değişim. İş hayatı, çeşitleniyor. İnsanın insanca yaşaması gerektiği bilinci, çeşitli engellere takılsa dahi, belirli noktalarda gelişiyor ve geliştiriliyor. İşte bu noktada kurumsal yaşamın dönüşümünü değerlendirmeye çalışırken buluyoruz kendimizi. Yeterince iş yürütebilme adı altında, sertleşmiş kabuklar ve körelmiş renkler verimlilik diktesini gösteriyor bizlere. İşte sonu belki yarın, belki yarından da yakın olacak bu yaşam döngüsünde de, kapitale kimliğimizi, hislerimizi ve varlığımızı kaptırıyoruz.
Nasıl var olunur peki zorunluluklar arasında? Kurumsalın kurallarından ve beynimizin dayatmalarından bir çıkış yolunu nasıl buluruz? Herkes emekli olmayı bekleyecek değil ya. İnsan kendi olarak var olabilir mi sistemde? Kendi verimini, kendisi yaratabilir mi? Somut işlerin yanına, bir de soyut bir anlam katabilir mi?
Çeşitli dayatmalar ve kısıtlamalarla oluşturulmuş sistemlerin değişimi, içerisinde kendisi olarak başaranlarla gerçekleşir. Çok çalışmaların mükâfatı, yıkılmaya kalkışılan duvarlarla taçlanır. İnsan kendi verimini, kendi manevi dünyasına yakıştırdıklarıyla kazanır. Seçenekler bol belki ama, en zoru da bir çıkış yolu bulabilmekte. Kaçıp gidilsin veya pes edilsin diye değil. Gelecek için bir değişim başlayabilsin diye.
Oradan konuşması kolay, bir de gerçekte görelim seni diyenleri duyar gibiyim. Kimsenin kimseye bir şey kanıtlama zorunluluğu olmadığını hatırlatmak dışında da yapabileceğim, var olmak kendim gibi. Belki de en uygun görülmediğim iş hayatlarına inatla girmeye çalışırken buluyorum kendimi. Verimli hissetmek için uyum sağlamaya çalıştığım eski benden, varlığımla rahatsız ederek çalışmayı kafama koyduğum yeni bir ben çıkartıyorum. Belki olur, belki olmaz bilmiyorum ama, mücadele etmek hayatın her alanında var biliyorum.
“Verimlilik” kavramını, kendi kafamızda şekillendirmeye çağırıyorum kendimi de, seni de. Dayatılanın dışına çıkma cesareti göstererek yeni anlamlar atama inadına çağırıyorum. Yoksa bu kadar mı iş, hayat? Ne senin ne bir başkası için bu kadar olmamasını umut ediyorum.
Sometimes we carry within us a quiet disappointment, born from the feeling that we haven’t made our days “productive enough.” Did we get what needed to be done, done? Or even without any particular obligation, did we manage to extract something meaningful from that day? In lives where these questions beat around in our heads, we can’t seem to find a definitive answer to “What does it mean to be productive?” I’m writing these lines on a day when I feel particularly unproductive.
In systems founded on money and capital, the term “productivity” gains its meaning under those same terms. Earning enough money, contributing to the daily increase in sales for the company you’re tied to—these provide that feeling of being productive. Of course, recognizing the real-world necessity of money is a reasonable and realistic stance. But even having the privilege to debate productivity is, at its core, a matter of class—and acknowledging this requires a certain level of awareness. I’d like to continue with the assumption that I do have that awareness. Otherwise, what I’m writing would be nothing short of an insult to the laboring classes who spend their lives working tirelessly for basic human rights.
Lately, my experience with unemployment has helped me interpret the pressure to be “productive” through a different lens. After two years in the corporate world following university, I came face-to-face with the very things many white-collar workers feel but rarely dare to admit. Bodies confined for hours within certain spaces, minds dulled by rigid rules, and identities erased in the name of “fitting in.” My rebellion isn’t against the monotony of routine work or the necessity of responsibilities—it’s against the idea that being productive must come with such limitations.
We see the undeniable changes of time and the gains of various social movements reflected in all areas of life. These shifts don’t only happen in individual lives or on the streets—they’re occurring in the workplace too. Though often met with resistance, the awareness that people deserve to live with dignity continues to develop and expand. It’s at this intersection that we begin to examine the transformation of corporate life. In the name of “efficiency,” hardened shells and dulled colors enforce a strict definition of productivity. And in this life cycle, whose end may come tomorrow—or even sooner—we surrender our identities, our emotions, and our existence to capital.
So how does one exist among all these obligations? How do we find an escape route from the rules of the corporate world and the expectations embedded deep in our minds? Not everyone is content to wait for retirement. Can a person exist as their true self within the system? Can they define their own sense of productivity? Can they add abstract meaning to concrete tasks?
Systems built upon restrictions and impositions only change through the efforts of those who manage to remain themselves within them. The reward of all this hard work is crowned with the walls we attempt to tear down. We earn our personal sense of productivity through what we attribute value to in our inner worlds. There may be many options—but the hardest part is finding a way out. Not to run away or give up, but to start a transformation for the future.
I can already hear the voices saying, “Easy to talk from there—let’s see you in real life.” To them, all I can say is this: no one owes anyone a proving or something like that. My only goal is to exist, as I am. And maybe that’s why I find myself repeatedly trying to enter workspaces that don’t see me as a fit. From the person I used to be, who tried to feel productive by adapting—I’m trying to create a new version of myself who insists on existing as I am, even if it means making others uncomfortable. Maybe it’ll work, maybe it won’t—I don’t know. But I do know that resistance exists in every part of life.
So I call myself—and you—to redefine the concept of “productivity” in our own minds. To stubbornly assign new meanings by daring to break free from what’s been imposed. Otherwise… is this all there is to work, to life? I hope it’s not—for you, or for anyone else.
Yorum bırakın