
Bir şehir çocuğu olarak doğup büyüdüğüm gerçeğini sırtımda taşıyarak, bir süredir Türkiye’nin en güzel köylerinden birisinde olduğum gerçeğinin bana verdiklerini betimlemek istiyorum biraz da. Ayda yılda bir bayram izinleriyle bağlanarak çıkılan izin günlerinde belki 3 belki 4 günlüğüne gelip kafa dinlenilen bu yerlerde, yerli halkın karakterlerini gözlemleme eksikliği yaşayabiliyor insan. Bunun farkında olarak değerini gözümde çokça artırdığım bu küçük yerleşim deneyiminde, Ege’nin neden insana iyi geldiğini, belki de gelemediğini daha iyi anlayabilmiş olduğumu düşünüyorum.
Maviyle yeşilin bir de güzel bir sarıyla buluşması, insanın içini ısıtan bir manzara çıkartıyor her zaman. İstanbul’un binbir çeşit rengine olan aşkımı göz ardı etmek istememekle beraber, grileşen hayatların üzerine serpilen su, genelde buraların kıyılarında görülüyor. Kuşlar ve böcekler susmazken de, insan bu güzellikler karşısında da ağzını kapatırken buluyor kendisini. Ben de işte ağzımı kapatıp, yazımı konuştururken buldum kendimi.
Kendimi küçük yerleşim insanı olarak hayal ediyorum bazen, sever miydim yoksa benlik değil mi diye. Herkesin her şeyi gördüğü ve bildiği yerler, aslında güven duygusu veriyorken, bir yandan bireyselliğine düşkün şahıslar için birer tehlike de oluşturabilir. Bunun farkındalığıyla beraber, tamamen ayak uydurmak, zorlaşırdı benim için gibi hissediyorum. Sonra etrafıma bakıyorum. Koskoca şehirlerde, plazalarda arayıp bulamadığımız bir ufak “Günaydın”, bir samimi gülümsemeyi bulabilmek o kadar kolaylaşıyor ki burada, insan ilişkileri neymiş hatırlayıveriyorsun. Çoğunlukla anlamıyorsun konuşulanları, Türkiye’nin kendine has, her farklı bölgesindeki her farklı ağzı kavrayabilmek kolay olmuyor tabi. Belki biraz zamanla oturur hissiyatı veriyor insana. Anlamasan da gülüyorsun ama, karşıdakinin gülüşüyle hoş oluyor gönlün, anlaşılmayan muhabbetlerin sıcaklığı etkiliyor kalbini, zihnini.
Belki de sürekli buna getiriyorum mutluluğun temelini ama her geçen gün daha çok vuruyor suratıma sanki. Büyük paralar, ünvanlar, gözümüzü o kadar boyamış ki, küçük ve basitlerin verebileceklerinden kaçıyoruz gibi. Benliğimde de bunun yorumunu bolca yaparken buluyorum kendimi. Elimden geleni yapsam da küçüğün güzelini görmek için, belirli kalıplar altındaki başarı kıstaslarına sahip olamamak içimde bilinmez bir savaş çıkartıyor. Herhangi bir zamanda biter mi bu savaş, söner mi ateş bilmiyorum ama, büyüğün peşinde koşmaya çalışırken yıpranarak yok olmak istemiyorum.
İnsanlar denizin, güneşin, yeşilin ve insanın olduğu yerde güzelleşiyor, gençleşiyor, yaşıyor. Yaşadıkça da etrafına ilham oluyor. Ama bir noktada, haksızlıklar her yerde buluyor bireyi, sistemin zorlukları yer fark etmeksizin sınıyor insanı. Yerli halkın binbir çabayla kurduğu hayatı, yetkililer yıkmaya zorlarken, paralı sömürücüler daha çok para için ele geçiriyor doğayı. Kendisine nefes alanı oluşturmak için başkalarının hayatlarına bulanan şehirli, bir noktada oksijeni tüketiyor ve en büyük zarar da, halka ve halkın olana geliyor. Basit yaşamların çekiciliğine kapılmak isteme ateşiyle yanarken, basiti değiştirmeye çalışmak, en yanlış ve sömürücü hareket olarak var oluyor işte.
Köyden, doğadan, insandan bu kadar uzak büyütülen çocuklar, bencilleşiyor. Bireyselleşme dediğimiz kavramın sınırını çizememek, belirli toplulukların içerisinde bulunamamakla gerçekleşiyor. Buralarda kurduğun iletişimler her çeşit canlıyı kapsarken, kendi içerisindeki dünyasına bir başka insanı dahi almayan çocukların ve yetişkinlerin varlığını bilmek, üzüyor insanı. Değişime olan inancın kırıntıları da, taştan sahillerde çöp toplayan çocuklarda, yemeğini paylaşan komşuda, muhabbetini dinlediğin büyüklerde, çalınmayacağını bildiğin eşyalarda görülüyor.
İnsan, doğayla, insanla güzelleşiyor, büyüyor. Güzelliğin temelini, basit hayatlardaki neşelerden alıyor. Gökyüzünün mavisi, denizin turkuazıyla karışıyor gönlünde, üzerine biraz da yaprak kokusu ekleniyor. Bu karışımlar hayatı güzelleştirirken de insan, hayatın anlamını düşünürken buluyor kendisini işte. Ege, bunu veriyor insana. Bir topluluğun parçası olabilir misin bencilliği bırakıp yoksa kendin misin sadece? Hayatı başka insanlarla paylaşıp, başka canlıları sevebilir misin senin olmasa da? Denizi severken, dalga gürültülerinden hoşlanabilir misin yoksa, güneşten kaçacak mısın her zaman? Buralar insana iyi mi gelir, kötü mü gelir bilmiyorum ama, çok şey sorgulatır ve öğretir biliyorum.
Carrying the fact that I was born and raised as a city child on my shoulders, I want to describe what the fact that I’ve been staying in one of Turkey’s most beautiful villages for a while has given me. In places like these—where people typically come only once in a while, during holiday breaks, to relax for three or four days—it’s easy to miss the chance to truly observe the local people and their characters. Being aware of that, I’ve come to value this small village experience even more. I believe I’ve come to better understand why the Aegean region either heals or fails to heal a person.
The meeting of blue and green with a touch of warm yellow always creates a heartwarming view. While I don’t want to ignore my love for Istanbul and its thousand shades of color, the refreshing splash of life that revives grey routines can usually be found along these coasts. When the birds and insects don’t stop chirping, one finds themselves falling silent before the beauty—and that’s how I found myself letting my writing speak instead of my voice.
Sometimes, I imagine myself as someone living in a small settlement, wondering if I would love it or if it wouldn’t be for me. Places where everyone sees and knows everything can foster a sense of security, but they can also pose challenges for individuals who cherish their personal space. With this awareness, I feel that fully adapting would be difficult for me. Then I look around. In these small towns, where you can so easily find a sincere “Good morning” or a warm smile—things we search for and fail to find in the vast cities and their towering office buildings—you’re reminded of what human connection really means.
You often can’t understand the local dialects; every region of Turkey has its own unique way of speaking. But it feels like something you might pick up with time. Even when you don’t understand, you smile—and your heart is warmed by the smile of the other person. The warmth of incomprehensible conversations touches your heart and mind.
Maybe I always come back to this idea when thinking about happiness, but it seems to hit me harder each passing day. Big money, titles—they’ve dazzled our eyes so much that we run from the beauty of small and simple things. Even when I try my best to see the beauty in smallness, I find myself battling with the inner voice that yearns for those standard definitions of success. Will that battle ever end? Will the fire ever die down? I don’t know. But I do know I don’t want to burn out chasing after bigness.
People grow more beautiful, youthful, and alive when surrounded by the sea, the sun, nature, and other people. And as they live, they become a source of inspiration to those around them. Yet, injustice finds individuals everywhere. The hardships of the system challenge people regardless of location. As the local people struggle to build lives from the ground up, those in power often try to tear it down, and wealthy exploiters take over nature for more profit. City dwellers, in search of breathing space, eventually consume the oxygen and harm the very locals and places they flock to. In the desire to embrace the charm of simple living, trying to change that simplicity becomes the most harmful, exploitative act.
Children raised far from villages, nature, and genuine human connection grow selfish. The inability to draw the line between individualism and isolation happens when you’re not part of a community. Here, your interactions encompass all kinds of living beings, but it’s saddening to know that there are children and adults who won’t even let another person into their inner world. Yet, hope can still be found in the children picking up trash along rocky beaches, in the neighbor who shares their food, in the elders whose stories you listen to, and in belongings left out because no one fears they’ll be stolen.
Human beings become more beautiful and grow through their connection to nature and each other. The essence of beauty lies in the joys of simple lives. The blue of the sky blends with the turquoise of the sea, and the scent of leaves adds its touch. These mixtures enrich life, and in turn, lead people to ponder its meaning. That’s what the Aegean gives to a person. Can you be part of a community if you let go of your selfishness—or are you only about yourself? Can you share life with others, love living beings even if they don’t belong to you? While you love the sea, can you enjoy the sound of waves crashing, or will you always run from the sun? I don’t know if these places are good or bad for people, but I do know—they make you question, and they teach you a lot.
Yorum bırakın