
Yaklaşık bir aylık bir aranın ardından, canım arkadaşlarımı bir yeni yazı mailiyle mutlu etme isteğiyle uyandım bugün. Sözcükler için ne güzel bir gün!
Bir süredir Palamutbükü’nün altını üstüne getirmekle meşguldüm, meşguldük. Bir süre daha kalsam muhtarlığa aday gösterilme talebinde bulunacaktım ama şehrim beni çağırıyordu, yapamadım. Şimdi bu küçük Ege köyü yaşamının bana kattıkları ve benden aldıklarını konuşacağım biraz, çok spesifik detaylardan oldukça kaçarak.
Ben kalabalıkların, karmaşanın ve çeşitliliğin getirdiği rahatlığın kızıyım. Hayatım boyunca özendiğim ve istediğim hayat, sakin bir köy hayatı olmayacak hiçbir zaman. Her gün yeni insan görme, tanıma, kalabalıkların içerisinde kaybolma ihtiyacıyla yanıp tutuşacağım ölene kadar. Yapabilene helal olsun ama, küçük kentlere değil, büyüklerin karmaşıklığına yanığım ben de işte. 24’üme az kala, gelecekteki ihtimallerden birisini deneyimlemiş olup buna da kafamda bir tik atabilmiş olmak sevindirdi beni o yüzden.
Kendime, gerçekten güvende hissettiğim bir alan oluşturmuşum kendi şehrimde. Arkadaşlarım, sevdiklerim, seçtiklerim yanlarında tamamen kendim olabileceğim insanlar olmuş ve bunu tekrardan görebilmek çok sevindirdi beni. Yargılanmadığını hissetmek, görüldüğünü, duyulduğunu bilmek en önemli kriterlerken herhangi bir ilişki için, ben de ne şanslıyım ki bunları elde edebilmişim kendi ilişkilerimde. Saklanmam, korkmam veya kaçmam gereken hiçbir şey yokmuş aslında, bunu da kaçınca fark etmişim.
İnsan, hiç beklemediği yerlerde, hiç beklemediği insanlarda, hiç beklemediği duyguları yaşayabiliyor. Kendinden bu kadar uzak olduğunu düşündüğün her şey, bir noktada gelip sana dokunabiliyor ve ben, bu imkansızlıkların içerisindeki ihtimaller için yaşıyorum. Bazısının mücadelesinde kendimden bir parça görüyorum, elinden tutup da korumak istiyorum, bazısının mücadelesi çok uzak geliyor bana, ondan öğreniyorum. Hepimizin bu kadar farklı, bu kadar çeşitli deneyimleri de daha fazlasını görüp, duyabilmek için insan iletişimlerine olan açlığımı artırıyor işte.
Dışarıdan görülen benliğimin, içeride ne kadar farklı olduğunu biliyorum. Bir şeyleri kontrol edemiyor olmak, tökezlememe sebep oluyor çeşitli zamanlarda. Kendi içimde verdiğim en büyük savaşlardan birisi de işte, kontrol etme dürtüsüne karşı çıkıp bir şeyleri bırakabilmeyi öğrenmek üzerine oluyor. Her zaman herkesi tatmin edebilmek, imkansız ve delirtici bir şey işte. Bunu hatırlatıyorum kendime, oluruna bırakmak belki de en doğrusu değil mi?
Üzerime almak zorunda olmadığım görevleri fark ediyorum. Yeri gelince bencil olabileceğimi, sürekli vermekten sıkılabileceğimi kabulleniyorum. İnsanların ihtiyaçlarını karşılamayı bu kadar kişiliğim yapmışken, kendi isteklerimi öncelik haline getirmeye çalışıyorum. Belki de borçlu olduğum tek şey, kendime bir kendimi verebilmektir.
Türkiye, çok güzel bir yer. Denizinden, ağaçlarına, insanından havasına o kadar güzel ki, bu kadar güzel bir yerin insanlar için bu kadar ulaşılamaz olması sınıf kinini törpülüyor işte. Aslında çok yakınımızdaki (yaklaşık 12 saat ama değer) bu güzellikler, çok uzakta kalıyor insanlara. Denizin yumuşaklığı, havanın sıcaklığını hissedemiyor insan ve eksik oluyor bir parçası hep işte. Bu güzel ülkenin bu güzel kıyılarını da göremeden ölmek belki, en büyük pişmanlıklardan birisi olarak kalıyor insanın aklında.
Yalnız kalabildiğimi öğrendim. Son zamanlarda zaten çokça deneyimlediğim bir durum oldu bu ancak bu sefer, evimden, şehrimden uzak bir yerde oldum kendi kendime. Yalnızlığımı bu kadar severken de, insan iletişimine ve duygulara olan açlığımı fark ettim. Arkadaşlıklar, belki saçma belki derin sorular, birisine tüm gücünle sarılabilmek, ağlayabilmek beraber, bağıra çağıra gülebilmek, bunların hepsini birileriyle yapabilmek çok güzel, çok özel şeyler. Günün sonunda yalnız kalabilmeyi becerebildiğimi gördüm ama, hiçbir şey de çevremdeki insanlarla kurabildiğim bağlar kadar etkilemedi beni.
Konfor alanından çıkabilmeyi öğrenmek, hayatta bizi tatmine sürükleyen tek şey oluyor gerçekten. O gün o adımı atmasaydım veya o kişiyle konuşmasaydım, şimdiki “iyi ki”lerim olmazdı biliyorum. İlk zamanlarda içerisinde bulunduğum o depresif tutumu da bir şeylere cesaret ederek attım. Çünkü her ne olursa olsun şu bir gerçek, dört duvar içerisinde kurduğun güvenli alanın, dışarısı kadar büyütmeyecek seni.
Böyle karmakarışık bir tecrübe oldu benim için. Yeri geldi çok güldüm, çok sinirlendim, çok ağladım. Ama büyüdüm işte biraz da. Belki de biraz küçüldüm. Bir ay önce üzerine düşünüp kendimi yıprattığım o şeyleri düşünmüyorum şu anda, elimdekilerin değerini biliyorum. Datça kadar küçük bir yer nasıl bu kadar büyük etki bırakır bilmiyordum, öğrenmiş oldum. Öğrendiğim her şeyle de koştum geldim evime. Değiştim, umarım da değiştirebilmişimdir. Ne zaman dönerim bilmiyorum ama, buradan bir şeyler götürerek gideceğimi biliyorum, aynı oradan getirdiklerimle geldiğim gibi.
After nearly a month-long break, I woke up today with the desire to make my dear friends happy with a new writing email.
For some time now, I’ve been busy — we’ve been busy — turning Palamutbükü upside down. If I had stayed any longer, I might have considered running for the local headman, but my city was calling me back. I couldn’t resist. So now, I’ll talk a bit about what this little Aegean village life has given me — and what it’s taken — while carefully avoiding too many specific details.
I’m the daughter of crowds, chaos, and the comfort that comes with diversity. The life I’ve admired and desired for as long as I can remember has never been a quiet village life. I will forever burn with the need to see and meet new people every day, to lose myself in the masses. Hats off to those who can live otherwise, but I’m in love with the complexity of the big cities, not the small towns. As I approach 24, getting to experience one of the many possibilities of my future and being able to mentally check it off brought me joy.
I’ve created a space where I truly feel safe — in my own city. My friends, loved ones, the people I’ve chosen — they are the ones around whom I can be completely myself, and realizing that once again made me so happy. Knowing you’re not being judged, that you’re seen and heard — these are the most important criteria for any kind of relationship. I’m lucky to have found that in mine. Turns out, there’s nothing I need to hide from, fear, or run away from — and I only realized that once I did run away.
A person can experience the most unexpected emotions in the most unexpected people and places. Everything you thought was far from you can find its way and touch you somehow. And I live for these possibilities that emerge from impossibilities. Sometimes, I see a piece of myself in someone else’s struggle, and I want to reach out and protect them. Sometimes their struggle feels so far removed from mine — and from that, I learn. Our unique and diverse experiences fuel my hunger for more human connection.
I know how different the version of myself others see is from the one inside. Not being able to control things trips me up from time to time. One of my biggest inner battles is about letting go — resisting the urge to control everything. Trying to satisfy everyone all the time is an impossible and maddening task. I remind myself of that. Maybe letting things be is the best thing after all?
I’m starting to recognize the responsibilities I don’t actually need to take on. I’m learning to be okay with being selfish when necessary, with growing tired of constantly giving. I’ve made meeting other people’s needs such a central part of my personality — now I’m working on prioritizing my own. Maybe the only thing I truly owe is to give myself to myself.
Turkey is a beautiful place. Its sea, trees, people, air — all so beautiful — and yet, the fact that such beauty is so inaccessible to many tempers class resentment. These places, so close (well, about 12 hours away, but still worth it), feel so far for most. People can’t feel the softness of the sea or the warmth of the air — and so, something inside them always feels missing. Maybe not seeing the stunning coasts of this country becomes one of life’s greatest regrets.
I’ve learned that I can be alone. I’ve experienced this quite a bit lately, but this time, it was in a place far from my home, from my city. Even though I love my solitude, I realized how deeply I crave human connection and emotion. Friendships, silly or profound conversations, being able to hug someone with all your strength, to cry together, to laugh at the top of your lungs — being able to do these things with others is beautiful. It’s special. In the end, I saw that I can be alone — but nothing affects me like the connections I build with the people around me.
Learning to step out of my comfort zone truly is the only thing that leads to satisfaction in life. If I hadn’t taken that step that day, or spoken to that person, I wouldn’t have the “thank god I did” moments I have now. I got out of that depressive mindset I was in by daring to act. Because no matter what, one thing is certain: the safe space you create within four walls will never help you grow the way the outside world can.
It was a chaotic experience for me. I laughed a lot, got angry, cried — but I grew a little too. Maybe I even shrank a little. The things I was obsessing over a month ago don’t even cross my mind now. I know the value of what I have. I didn’t know a place as small as Datça could have such a big impact — but now I do. And I came running back home with everything I learned. I’ve changed — and I hope I’ve made some change too. I don’t know when I’ll return, but I do know I’ll leave with something, just as I returned with what I brought from there.

Yorum bırakın