
Zamanında verilmiş sözüm vardı, yazamadım, oturtamadım belki kelimeleri kafamda, yeterince anlamadım bazı şeyleri, ya da fazlasıyla hissettim, kızgınlığı, nefreti. Kaçmaya çalıştım belki de, yoruldum ama. Kaçmaya çalıştığım şeye kaçmaya karar verdim. Belki biraz sarhoşum, belki biraz ayık. Hangi ikilemdeyiz bilmiyorum ama, zamanı geldi artık biliyorum. Bugün de biraz benim, senin, onun için konuşuyorum. Duvara karşı.
Dünyadaki en büyük mücadeleyi kendimizle veriyoruz aslında. Özgür olabilmek için kopuyor insan bazen hayattan, hayatın sana dayattığı baskılara kafa tutabilmek için ucu belirsiz yanlışlara sürüklenirken buluyorsun kendini. Bazen nefes almaktan kaçmaya çalışmak bile bir yaşam mücadelesi haline dönüşüyor işte. Kopartıp atamadığın zincirlerinden, üzerini kapatamadığın kirlerinden, dikiş tutturamadığın yaralarından uzaklaşmak isterken, çaresizlik gibi görünen umutlara koşuyorsun. Ve bu curcunanın içinde de, şans beliriveriyor karşında. Çıkışı imkansız bir labirentin içerisinde, belki bir yoldaş buluyorsun, belki bir aşk, belki bir umut. Yüzeyinden anlam veremediğin duygu durumlarını, içine girdikçe anlıyorsun. İnsan denen bu anlamsız karmaşalar deneyimi, katman katman örülmüş duvarlarda karşına çıkıyor senin. Ve sen, anlamayı öğreniyorsun, değişmeyi, hayatta kalmayı, sevmeyi. Aynı Sibel gibi.
Hikayemiz çok tanıdık aslında. Var olmaya çalışırken ezilen ve bastırılan bir kadının, bir kaçış yolu olarak bir erkeği görme umuduyla başlıyor film. İnsan, çevresinde yaşadığı şeylerin kontrolünü sağlamakta zorlanınca, elinde sahip olduğu tek şeyi kontrol etmeye çalışıyor. Bedenine zarar veriyor bazen, bazen ruhuna. Yaşam koşullarını değiştirebilmenin tek çözümü, verdiği zararların geri dönüşümsüz olabilme ihtimali gibi gözüküyor insana. İşte bu özgür kalma dürtüsüyle bedenine verdiği somut zararlar, bu sefer bir başka karmaşanın içerisine sürüklenme durumuna evriliyor. Geçmişi atlatamadan, bugününü karalayan bir adam olan Cahit’in hayatına düzen sokmaya çalışıyor kendince. Kendi özgürlüğünü kazanma bedelini, kendi çukurundan çıkmamak için direnen bu adamla kurduğu ilişkide ödüyor işte. Aşk doğuyor tabi, aşk güzel şey, aşk onurlu şey. Yeterince onurlu mu peki?
Kadın doğulmaz, kadın olunur. Kadın kendi özgürlüğü için kaçar, sığınır güvensiz limanlara. Kadın, bir erkek siniri yüzünden kopartılır hayattan, yalnız bırakılır, ailesi, sevdiği tarafından. Kadın yalnız kalır, kadın ezilir, kadın şiddet görür, kadın tecavüze uğrar, kadın ölür. Kendini yeniden doğurmak için tekrardan ve tekrardan ölür kadın. Senin gibi, benim gibi. Kadın mücadele eder en dibinde bile hayatın. Acı çekmek istemesi bile bir yardım çığlığıdır aslında. Atlatamadığı sahneler döndükçe aklında, bırakmak ister kendini, acıya, boşluğa. Düşer, düşer, dibini görmeyi beklerken belki bir şeylerin, yine kendisi kurtarır kendisini. Düzelemez dediği durumlar düzelmiş, acılar unutulmamış belki ama hafiflemiş, o soğuk, boğucu havalara güneşini kendisi açtırmış şimdi. Sonra eskilerden bir aşık gelir. Özgürlüğü için koştuğu kurtarıcısı belirir karşında. Veda edilir ve kadın tercih eder. Zorunda olmadan, bir şeylerden kaçmadan, mücadele etmeden tercih eder. Hayatta da tek istediği bu değil miydi zaten?
Aşk güzel şey, aşk onurlu şey. Ama en onurlusu da kendi kurtarıcın olabilmekte. O yüzden ben içimizdeki Sibel’leri görüyorum en çok da. Sadece kadın olarak yaşayabilmek için verilen mücadelelerin kutsallığını takdir ediyorum her saniyesinde hayatın. Karşıma çıkan her kayıp ruhta, umudun ışığını görmeyi tercih ediyorum. Kendinin kurtarıcısı olmayı tercih edenlere, gururla bakıyorum. Baktığım bu her hikayeyle de, kendimi değiştiriyorum, büyüyorum. Dünya üzerinde var olabildiğim her günde, duyduğum, gördüğüm, hissettiğim bu mücadele hikayelerinden ilham alıyorum. Yaşamayı en çok da, ezilmeyi kader bilmiş topluluklar içerisinde kafa tutan bu belaları görerek seviyorum. Selamımı da ben bugün, acılarını bir yardım eli yapıp kendisini kurtaranlara veriyorum.
I once had a promise I couldn’t keep, words I couldn’t write down, maybe I couldn’t arrange them properly in my head. Maybe I didn’t understand some things enough, or maybe I felt them too much—anger, hatred. Maybe I tried to run away, maybe I just got tired. I decided to run toward the very thing I was running from. Maybe I’m a little drunk, maybe I’m a little sober. I don’t know which dilemma we’re in, but I know the time has come. Today I’m speaking a little for myself, for you, for them. Head-on.
The greatest struggle in the world is the one we fight with ourselves. Sometimes, in order to be free, one breaks away from life; to resist the pressures life imposes, you find yourself dragged into indefinite mistakes. At times, even trying to escape from breathing turns into a fight for survival. While wanting to move away from the chains you can’t break, from the stains you can’t cover, from the wounds you can’t stitch together, you run toward hopes that look like despair. And in the middle of this chaos, chance appears before you. Inside a labyrinth with no exit, maybe you find a companion, maybe a love, maybe a hope. Feelings that you cannot understand on the surface become clear as you dive deeper. This experience called being human, this senseless chaos, confronts you in walls woven layer upon layer. And you—you learn to understand, to change, to survive, to love. Just like Sibel.
Our story is quite familiar, in fact. A woman, oppressed and suppressed while trying to exist, begins to see in a man the hope of an escape route. When people struggle to control what happens around them, they try to control the only thing left—themselves. Sometimes they hurt their bodies, sometimes their souls. The only solution to changing one’s conditions seems to be the possibility of irreversible damage. And so, driven by this urge for freedom, the damage inflicted on the body evolves into being dragged into another turmoil. Without overcoming her past, she tries to bring order into the life of Cahit, a man who ruins his present. The price she pays for her own freedom becomes this relationship with a man who resists climbing out of his own pit. Love is born, of course. Love is a beautiful thing, love is an honorable thing. But is it honorable enough?
One is not born a woman, one becomes a woman. A woman runs away for her own freedom, she shelters in unsafe harbors. A woman is torn from life because of a man’s anger, left alone—by her family, by her beloved. A woman is left alone, a woman is oppressed, a woman is beaten, a woman is raped, a woman is killed. A woman dies over and over, in order to give birth to herself anew. Like you, like me. A woman struggles, even at the bottom of life. Even her desire to suffer is actually a cry for help. As the scenes she cannot escape replay in her mind, she wants to let herself go—to pain, to emptiness. She falls, falls, and while expecting to hit bottom, it is again she herself who saves her. Situations she thought could never be fixed have been mended—not forgotten, maybe, but eased. She has opened her own sunshine into those cold, suffocating skies. Then, from the past, a lover appears. The savior she once ran to for freedom stands before her. A farewell is given, and the woman chooses. She chooses without being forced, without fleeing, without struggling. And wasn’t that the only thing she wanted in life all along?
Love is a beautiful thing, love is an honorable thing. But the most honorable thing is being your own savior. That’s why I see the Sibels within us most of all. I honor the sacredness of the struggles endured just to live as a woman, every single second of life. In every lost soul I encounter, I choose to see the light of hope. I look with pride at those who choose to be their own saviors. And with each story I witness, I change, I grow. Every day I can exist in this world, I draw inspiration from these stories of struggle that I hear, see, and feel. I love life most of all by seeing those who defy the curse of being condemned to oppression. And today, I send my salute to those who turn their pain into a helping hand and save themselves.

Yorum bırakın