İnsanlar – people

İnsanlar. İnsanlarım. Yoldaşlarım. Parçalarım.

Dünyanın en yalnız, en yanlış kişisi gibi hissederken buluyorum bazen kendimi. Nereye gideceğini, kimden, nasıl yardım isteyeceğini bilemeyen kayıp bir çocuk gibi yalpalıyorum, düşüyorum. Yaptığım doğruların içerisine yanlışlar katıyorum ve bu yanlışlar karartıyor beynimi. Sorumlulukları alırken de bazen, kendimden iğreniyorum. Nefes alamıyorum sonra, sanki binalar çöküyor üstüme ve ben suçluyum gibi. Dünyadaki her şeyin, her kötünün, her pisliğin suçu benmişim gibi.

Sonra gözümü açıyorum, onları görüyorum. Kulağıma gelen sözcükler fısıldıyor nefes almamı, sarılan bir beden tutuyor titreyen bedenimi ve geçiyor tüm yıkıntılar. Tek başıma çıkamadığımı hissettiğim o enkaz, kaybolup gidiyor bir rüzgar esintisiyle. Nefes alıyorum. Haykırarak dökülmüş yaşlar, yerdeki tohuma akmış şimdi, çiçeklenmeye başlıyor içimde. İçimde şimşek çaktıran kara bulutlar, insanlar sayesinde kovulmuş aklımdan. Kendinde kalkma gücünü bulamamış o çocuk, başka çocukların elleriyle koşuyor şimdi. Yine takılacak, daha sert düşecek belki. Belki kırılacak, belki kıracak. Yol uzun, yol engebeli, güzellikler ve çirkinliklerle dolu bir yol. Ama çocuk bilecek ki, yardım isteyebileceği birileri var yanında. Çünkü insanın da en büyük ihtiyacı bu değil mi zaten? İnsana olan ihtiyacı.

Yanlışlarım, doğrularım, korkularım ve inatlarımın arasında insanlar biriktiriyorum. Sürekli değişen bu hayat düzenindeki sağlam temelli dostluklar için şükrediyorum en çok da. Problemlerle örülmüş hayat dizilerinde, ellerinden tutmaya cesaret ettiğim insanlara, bazen gülümsememi bazen gözyaşlarımı gösteriyorum. Ve büyüyorum. Yalnız değil, korkarak değil, pişman olarak değil. Sorumluluklarımı alarak, yardım isteyerek, bazen yalpalayarak bazen de emin adımlarla yürüyorum.

Bazen karşımdakinin sınırlarını zorluyorum. Zorluyorum ki çözülsün bağları, kendine vurduğu zincirleri kendisi yıksın. Yanılıyorum sonra, bu zincirler beni de alıyor içine. Ucu dikenli bu metaller, yavaş yavaş açtığım bedenime giriyor ve kanatıyor içimi. Başkasına iyi gelmek adına çıkılan yollarda, kendimi kanatıyorum içten içe. Sonucunda daha özgür bir ruhla karşılaşma ihtimaliyle başlattığım kavgalar, hatalara dönüşüyor. Ve içinden çıkamayacağımı düşündüğüm bir “kendi nefreti” oluşuveriyor işte. Karşıyı da, benliği de acıtmış oluyorum günün sonunda, mahvetmiş her şeyi. Geri döndürülemez gibi.

Hayat böyle değil ama. Hayat bu değil. Özür diliyorum, anlıyorum, görüyorum, özür diliyorum. Kimsenin konfor alanından kimseyi çıkartmak gibi bir sorumluluğum olmadığını hatırlatıyorum kendime. İşte bu en çaresiz anlarımda da sağıma, soluma, önüme ve arkama bakıyorum. Yanlışımla ve doğrumla, yanlışları ve doğrularıyla duranları görüyorum.

İnsanlar. İnsanlarım. Yoldaşlarım. Parçalarım.

İnsan, insana bir nefes aslında. Çıkmaz sokakları eğlenceli yapan o oyun arkadaşları, çığlık atabildiğin o yastık, sesinde, kokusunda, mavisinde dinlendiğin o deniz kıyısı, gün sonu hak ettiğini bildiğin o bir tabak sıcak yemek ve su, gecenin köründe ihtiyacıyla yanarak uyandığın o bir bardak su işte insan. Ve ben, sadece kendim için değil, bu insanlarım için de yaşıyorum işte. Onların insanları oluyorum. Ve bu karşılıklı insanlaşmaların kutsallığını, her şeyden üstte görüyorum. Her şey bitse de çünkü, yoldaşlık bitmeyecek biliyorum.


People. My people. My companions. My pieces.
At times I find myself as if I were the loneliest, most mistaken soul alive. I drift like a lost child, not knowing where to go, from whom or how to ask for help. I weave errors into what I do right, and these errors cloud my mind. Even as I take on responsibilities, there are moments I recoil from myself. Then I cannot breathe—it’s as if the buildings of the world collapse onto me, and I am guilty of it all. Guilty of every sorrow, every cruelty, every stain.

And then—my eyes open. I see them. Words brushing against my ear whisper, breathe. Arms that wrap around me steady my trembling body, and all the ruins fall away. The wreckage I thought I could never escape vanishes with the passing of a breeze. I breathe. Tears, once spilled in a shout, have seeped into a seed on the earth, and now bloom within me. The storm clouds flashing in my mind scatter, driven out by people. That child who could not rise on his own now runs, carried forward by the hands of other children. He will stumble again, he may fall harder, perhaps he will break, perhaps he will break others. The road is long, uneven, scattered with beauty and with ugliness. But the child will know—there are always hands to reach for. Because is this not the deepest need of all? The need for another human.

Amid my mistakes, my truths, my fears and my stubbornness, I gather people. And for friendships with foundations that hold firm within the shifting patterns of life, I am most grateful. In these stories, tangled with problems, I dare to hold hands—and to those hands, I offer sometimes my smile, sometimes my tears. And I grow. Not alone, not in fear, not buried in regret. But by carrying my burdens, asking for help, faltering at times, walking boldly at others.

Sometimes I press against the edges of another’s walls. I press so the knots may loosen, so they may shatter the chains they fastened around themselves. But I am mistaken—the chains drag me too into their circle. Their barbed ends pierce the wounds I had opened slowly, and they tear at my insides. On paths I walked to bring light to another, I wound myself instead. The battles I began, dreaming of freer spirits, collapse into mistakes. And from them rises a self-hatred I cannot untangle. By the day’s end, I have hurt them, hurt myself, left ruins behind—as if nothing could be undone.

But life is not this. Life is not only this. I apologize, I understand, I see, I apologize again. I remind myself that no chain is mine to break, no comfort zone mine to invade. And even in my bleakest hours, I turn—right, left, forward, behind. And there they are. Standing with me, in their truths and in their errors, as I do in mine.

People. My people. My companions. My pieces.
A human is the breath of another human. The playmates who make dead ends a playground, the pillow that swallows your screams, the sea where you rest in its voice, its scent, its blueness. The hot meal and cool water you know you deserve at the end of a weary day. The glass of water you reach for, burning with thirst in the middle of the night. That is what a person is. And I live not only for myself, but for my people. I, too, become theirs. And in this sacred exchange of humanness, I see something above all else. For even if all things fall away, I know this: companionship will remain.

Yorum bırakın