
Ahh… İşte yutması en zor lokmalardan birisine geldik. Beklemek, istemek, düşlemek ve bu beklentilerin gerçekleşmemesi üzerine…
İnsan ister, düşler, hayal eder. Hayattan kendisini koparmaya karar vermiş insanlarda bile, ölümün getireceği huzuru tadacağına dair bir beklenti bulunur aslında. Hayatın her anında, her koşulda bir şeylerin olmasını bekleriz, birilerinin hayalimizdeki gibi çıkmasını bekleriz, isteriz, isteriz ve isteriz. Hiç sonu olmayan bir süreç bu değil mi? Bu fikir hoşuma gidiyor aslında, insanın bitmek bilmeyen bu umudu, isteği, hırsı, kimseye zarar vermediği sürece tabi.
Beklentilerimizin olmamasının daha iyi olduğunu savunan insanlarla karşılaşabiliyoruz bazen, beklentin olmayınca hayal kırıklığına uğrama şansın da yok sonuçta. Kalbinin kırılması, üzülmen pek imkanlı olmaz bu durumda değil mi? Güvenli alanda kal, beklentin çok olmasın, hayallerin fazla büyük olmasın, güvenli alan. Koru duygularını, koru kim olduğunu, üzülme, hissetme. Hayat bu mu peki?
Kendimi en eleştirdiğim konulardan birisi, insanlar konusunda kendime belirli sınırlar çizememek oluyor genelde. İyi niyetin, güzelliğin ve mutluluğun var olduğuna inanmak istiyorum çünkü. Empati yeteneğinin varlığını görme ihtiyacıyla var oluyorum. Bu yüzden en büyük beklentilerim, daha somut şeyler olmak yerine, daha manevi şeyler olarak gün yüzüne çıkabiliyor. Paraya ve sermayeye bu kadar tapınılan bu düzende, insanlığa dair beklentiler de salaklık olabiliyor işte. Salaklık mı, fazla iyi niyet mi, yoksa içimde yatan Karl Marx mı bilmiyorum, ama insanın doğasının hırsla zarar vermek değil, kendi özgürlüğüyle başka özgürlükleri yüceltebilmesi olduğuna inanıyorum.
Beklentilerim oluyor o yüzden, insanın kapsayıcı olacağına dair, seveceğine, sevileceğine, dayanışmacı olacağına dair. Çoğunda da bir hayal kırıklığı. Sonra bir üzüntü, kızgınlık, çeşitli umutların kırılması. Sonra ne yapmalı peki? Güvenli alanda kalamadık, koruyamadık kendimizi, kırıldık. Bir daha güvenmemeli mi, bir daha sevmemeli mi gerçekten?
Yaşamayı çok karmaşıklaştırdığımızı düşünüyorum. İlk deneyişinde bir puzzle parçasını doğru yerine yerleştiremeyen bir çocuktan ne farkımız var ki insan ilişkilerinde? Olmadı, üzüldük diye yakıp geçmeli mi tüm beklentileri, istekleri? Yaşımız ne olursa olsun, koşullarımız ne olursa olsun, her eylem belirli beklentilerle gerçekleşir aslında. Motivasyonlar farklı olsa da, her eylem içten içe bir aidiyet duygusuna ulaşabilmek için gerçekleşir. Bir eşyaya sahip olmak, bir topluluğa sahip olmak, sevgiye sahip olmak, bir şeylere ait hissetmek. Bu ortak hissiyat peşinde giderken, seçilen araçlar farklılaşıyor. İşte insanı da “gri”leştiren de, bu araçların görece iyiliği veya kötülüğü oluyor.
Bir noktada belki de her şeyi anlamlandırabilmek adına kişilerin yaşam koşulları, tercihleri ve bu tercihlerin altında yatan nedenleri iyi gözlemleyebilmek, yaşadığımız çeşitli hayal kırıklıklarından kendimizi belirli şekillerde koruyabilmeyi sağlıyor. Edinilen deneyimler, bize en zor hisleri yaşatırken, insan karakterlerini çözümleyebilmekte öğretici olarak rol alabiliyor. Hiç kimseyi tamamen objektif bir şekilde değerlendiremeyiz sonuçta, belirli durumlarda duygulara sahip olmanın gerektirdiği taraflılığı da ele almak lazım. Her ne olursa olsun, insan yaşamındaki hiçbir olayı tek bir bakış açısıyla değerlendirmemek taraftarıyım. Kişinin insan ilişkilerinin ve bireysel gelişiminin en önemli yapıtaşlarından birisinin, yaşadığı kişisel iletişimlerdeki sorunları, gerek hayal kırıklıklarını, gerek de sevinçleri belirli koşullar altında değerlendirmek olduğuna inanıyorum.
İşte insan olmanın belki de en zor ama en güzel parçalarından birisi beklemek, hayal kırıklıklarının büyütücü gücüyle değişmek ve her ne olursa olsun umudu kaybetmemek. Ama en önemlisi de belki, beklentiler denizinde yüzerken, elimizdekilerin değerini gözardı etmemek. Beklentiler ve hayal kırıklıklarının yanında, umut kaybedilmeden gerçeklerle yüzleşilen hayatlarla dolu bu dünyada da zor olsa da yutulabilen bazı lokmaları takdir etmek lazım. Bizleri büyüten ve geliştiren, zor ya da kolay her lokmaya da teşekkür olsun!
Ahh… We’ve come to one of the hardest things to swallow: waiting, wanting, dreaming — and the pain of unmet expectations.
We desire, we dream, we imagine. Even those who have decided to detach themselves from life hold onto the expectation of some peace in death. In every moment, under every condition, we expect something. We expect people to turn out the way we imagined. We want, we want, and we want. It’s a never-ending process, isn’t it? And I actually like that idea — this never-ending hope, desire, drive in human beings, as long as it doesn’t harm anyone.
Sometimes we meet people who claim that it’s better to have no expectations. After all, if you don’t expect anything, you can’t be disappointed. Your heart won’t break; you won’t be sad. Sounds safe, doesn’t it? Stay in the comfort zone. Don’t expect too much. Don’t dream too big. Protect your feelings, protect who you are. Don’t be hurt, don’t feel.
But is that really living?
One of the things I criticize myself for most is not being able to set clear boundaries when it comes to people. Because I want to believe in goodness, in kindness, in happiness. I exist with a need to see empathy in the world. So my biggest expectations often aren’t material — they’re emotional, spiritual. And in a world that worships money and capital, expectations about humanity can come off as foolish. Foolishness, naïveté, or maybe just the Karl Marx inside me — I’m not sure. But I believe human nature isn’t about destroying with greed, but rather about elevating other freedoms through our own.
That’s why I have expectations: that people will be inclusive, that they’ll love and be loved, that they’ll support one another. And most of the time? It leads to disappointment. Then comes sadness, frustration, broken hopes. So what do we do then? We couldn’t stay in the safe zone, we couldn’t protect ourselves — we got hurt. Should we never trust again? Never love again?
I think we overcomplicate life. What’s the difference between us and a child who doesn’t get a puzzle piece right on the first try when it comes to human relationships? Just because it didn’t work, just because it hurt — do we abandon all expectations and desires? No matter our age, no matter our circumstances, every action we take is driven by some expectation.
Even if motivations vary, every action is, at its core, a pursuit of belonging. Owning an object, being part of a group, having love — it’s all about wanting to feel like we belong. And while chasing that shared desire, the means we use differ. It’s the relative goodness or badness of those means that makes people “gray.”
At some point, to make sense of everything, perhaps the best thing we can do is observe the life circumstances, choices, and underlying reasons behind people’s actions. It might help us shield ourselves from certain disappointments. The experiences we gain, no matter how painful, play a teaching role in helping us understand human character.
We can’t evaluate anyone with full objectivity. We also have to consider the partiality that comes with having feelings. No matter what, I believe we should never judge any event in life from a single perspective. I believe that one of the most important cornerstones of personal growth and human connection is to evaluate the struggles — the disappointments and the joys — in our relationships within the context they happen.
And maybe that’s one of the hardest but also most beautiful parts of being human: to wait, to grow through the pain of disappointment, and no matter what, to never lose hope. But maybe most importantly, while swimming in the sea of expectations, we shouldn’t overlook the value of what we already have.
In a world full of lives where we must face reality without losing hope — alongside expectations and heartbreaks — we need to learn to appreciate the bitter pills that are hard to swallow. Let’s give thanks to every one of those bites, hard or easy, that helped us grow and evolve.
Yorum bırakın